İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü

0
980

Tanıtım: Ahmet Kürşat Alkoyun (İstanbul Üniversitesi İslam İktisadı ve Finansı Doktora Öğrencisi, akursatalkoyun@gmail.com)

Kitap, Temmuz 1966 – Mart 1967 tarihleri arasında dönemin Diriliş Dergisi’nde Sezai Karakoç’un Mehmet C. Güneş takma adıyla yayımlanan yazılarından oluşmaktadır (s.4). Yazar, kitabında komünizm ve kapitalizm arasında sıkışmış insanlığa unuttuğu kurtuluş yolunu hatırlatmakta ve bu kapsamda her üç sistemi de temel noktalar için detaylıca inceleyerek farklarını gözler önüne sermektedir. İlk baskısının 1967 yılında yapıldığı kitap, yazıldığı dönemin toplumsal ve siyasal yapılarından da izler taşımaktadır.

Kitapta başlıksız bir biçimde yalnızca numaralardan oluşan 7 ayrı bölüm yer almaktadır. Hacim bakımından büyük olmayan eser, ihtiva ettiği konuları okuyucuyu tatmin edecek bir biçimde ele almaktadır. Nitekim, yazılma gayesinin ekonomi alanındaki tüm konulara değinecek bir rehber kitap ortaya koymak olduğunu söylemek de zannımca yanlış olacaktır. Kitapta, yazıldığı dönemin gelişmelerine paralel olarak bir yandan kapitalizm ve komünizmin başarısızlıkları anlatılırken diğer yandan da İslam ekonomisinin toplumu tam anlamıyla ekonomik refaha erdirmeye muktedir tek sistem olduğu savunulmaktadır.

Yazar kitabın ilk bölümünde belirlediği prensipleri bizimle paylaşmakta ve ilerlerken konuyu doğru anlayabilmemiz için bilmemiz gereken ilkeleri vurgulamaktadır. Bu kapsamda öncelikle, İslam toplumunun ekonomik yapısı hakkında daha önce yazılmış klasik eserleri günümüz yazın hayatına taşıyamadığımızdan dolayı kendi özgün düşüncelerimizden faydalanamadığımızı ve dolayısıyla hakim olan iktisadi yapının da Batının iktisadi anlayış köklerinden kurtulamadığını belirtmektedir (s.7). Bu durumun İslam iktisat anlayışının soyut bir kavrama dönüşmesine ve hatta ütopik bir düşünce halini almasına neden olduğunu savunmaktadır (s.7-8). Ancak yazar, İslam iktisat perspektifinin sanıldığı gibi yalnızca düşünsel planda kalmaya muhtaç olduğu anlayışına şiddetle karşı çıkmaktadır. Ona göre İslam iktisat anlayışı tarihsel süreçte İslam toplumlarında uygulanarak kendine özgü bir iktisat yapısını oluşturmuştur (s.8). Yazar ayrıca, İslam iktisat anlayışını kendi iktisat perspektifleri üzerinden değerlendirerek kapitalist veya sosyalist tarafa çekmeye çalışan düşünürlerin de yanlışa düştüğünü belirtmektedir (s.9). İslam’ın, diğer alanlarda olduğu gibi iktisadi perspektiften de son derece tutarlı ve özgün olduğunu vurgulayarak, bu anlayış üzerine inşa edilmeyen her görüşün bir çıkmaza girmeye muhtaç olduğunu ifade etmektedir. Bu noktada yazara göre birinci prensip, İslam iktisat anlayışının özgünlüğünün kabul edilmesidir. İkinci prensip ise, İslam’ın iktisat cephesinin bir bütün olarak İslam’ın kendisinden ayrı ve İslam’ın diğer cephelerinden bağımsız olarak düşünülemeyeceğidir. Yazara göre İslam iktisat anlayışı diğer toplumlarda görülen iktisat perspektiflerinden bağımsız ve farklı olmasına rağmen, İslam’ın inanç ve ahlak gibi diğer alanlarından bağımsız düşünülemez (s.13). Aklımızda tutmamız gereken üçüncü ve son prensip, İslam ülkelerinin mevcut durumları üzerinden herhangi bir yargıya varılmaması gerektiği ve öte yandan da İslami prensipler üzerine kurulacak bir iktisat sisteminin de günümüzdeki yapıda faydalı olamayacağının hemen söylenemeyeceğidir (s.14). Tüm bu bahsedilen prensipler, kitabın ileriki bölümlerinde İslam iktisadi yapısını anlama sürecinde yol gösterici olacaklardır.

İkinci bölümde modern iktisadi yapıdaki iki temel sistem olan kapitalizm ve komünizm eleştirilmekte ve İslam iktisadi sisteminin bu iki yapıdan nasıl ayrıldığı anlatılmaktadır. Yazara göre liberalizm ve Marksist teori gerçeklikten uzaklaşarak çok büyük bir soyutlama neticesinde elde edilmiştir (s.16). Öyle ki sanılanın aksine bu iki görüş insanların temel karakteristik özelliklerini genelleştirerek bir yere varmaktan çok, insana biçilmek istenen doktrinsel karakterlerdir. Yazar bu iki teorinin sahiplerinin gerçekle olan ilgisini bir romancının gerçekle olan ilgisine benzeterek, Yaratıcı tarafından yaratılmış olan insanlar üzerinden çalışmaktan çok yeni bir insan yaratma ile ilgilendiklerini savunmaktadır. Öte yandan İslam’ın ise, bizzat yaratıcının insan ve toplum için çizdiği makul ve fıtrata uygun yapıyı dikkate aldığı ve bu yüzden diğer doktrinlerin nihayetinde insanların ilk heyecanları kaybolduğunda terkedileceği ifade edilmiştir (s.17). Yazara göre aslında bu doktrinler içlerinde gülünç bir paradoks da saklarlar. Bu doktrinlerin temellerine ve hareket noktalarına bakıldığında birçok müspet mefhumla karşılaşılacağına ancak uygulamadaki duruma bakıldığında ise bu müspet mefhumlar ile taban tabana zıt bir yapının hüküm sürmekte olduğunun görüleceği savunulmaktadır (s.18). Yazara göre bu iki ekonomik yapının insanları ve toplumları erittiği, çürüttüğü ve körelttiği açıktır (s.19). Diğer yandan İslam’ın ise, ne insanları ve toplumları olumsuz yönde etkileyen bir sistem sunduğu ne de yalnızca aldatıcı ve gerçeklikten uzak birkaç ilke söylemekle yetindiği ifade edilmiştir. Nitekim bu savı destekler nitelikte İslam ekonomisinin çöküşünün ve yoksulluğun gelişinin hiçbir zaman içten yani sistemin kendisinden değil, hep dışarından gelen müdahalelerden kaynaklı olduğu belirtilmiştir (s.20).

Üçüncü bölümde daha spesifik olarak üretim ve tüketim mefhumlarına odaklanılmıştır. Yazara göre kapitalizmin temel odak noktası üretimdir, daha doğrusu üretimin artışıdır. Ancak, üretimdeki bu artışın aynı zamanda tüketimdeki artışa da bağlı olduğu çünkü yetersiz talebin üretimdeki artışı bir noktada yavaşlatacağı ifade edilmektedir. Böylece aslında odak noktasının temelde üretim olduğu düşünülse de kapitalizmin, pratikte büyük bir üretim-tüketim yarışının ortaya çıkmasına sebep olduğu savunulmuştur (s.22). Yazar, sistemin bütün çarkının bu iki kavram üzerinden dönmekte olduğunu ve sistemin kar ya da zarar etmesinin bu ikisinin arasındaki farka bağlı olduğunu ifade etmektedir. Yazara göre bu formül bizi bir dizi çıkmaza sürüklemektedir. Eğer üretimleri sahip oldukları pazarlardaki tüketimi aşıyorsa, pazarlarındaki talep yetersizliği nedeniyle bir bunalıma girmemek için bu ülkelere mali yardım yapmak zorunda kaldıkları savunuluyor. Ancak yazara göre bu hamleden hemen sonra da bu yardımların kendi üretimlerine rakip bir kalkınma hamlesine dönme ihtimali onları büsbütün bir ürpertiye gark etmektedir. Öte yandan, bu ülkelere yardım yapılmadığında ise yapılan üretimin karşılığının elde edilemediği ve sistemin talep yetersizliğinden kaynaklı bir bunalıma girdiği ifade edilmektedir (s.23). Yazara göre, komünizm ise kapitalizminin tam tersi bir çizgiden ilerleyerek aynı buhrana ulaşmaktadır. Tüketim probleminden doğan komünizmin, çeşitli sebeplerden dolayı bir anda odağını üretime kaydırmak zorunda kaldığı ifade edilmektedir (s.24). Ancak bu sefer birbirilerini coşturarak sistemi bunalıma sürüklemek yerine, birbirlerinden bir kopuşun gerçekleştiği ve bunun sonucunda da sistemin git gide sönükleştiği savunulmaktadır. Yazar, sonuç olarak bahsedilen her iki sisteminde insanları ve toplumları refaha ulaştırmaktan uzak olduğunu, çünkü birinde kişi tüketim çılgınlığına kapılırken diğerinde ise bastırılmış ve sindirilmiş bir karaktere büründüğünü vurgulamaktadır (s.26). Öte yandan, İslam toplumunun ise böylesi bir ifrat ve tefritten uzak kaldığı savunulmaktadır. Tüketim ve üretimin itidalli bir işleyişe sahip olduğu bu yapının, ahlak ve inanç faktörlerinin etkisiyle de bir buhrana girmekten sürekli korunmakta olduğu savunulmaktadır. İslam’ın, kendine has kurumları ve düzeni ile iktisadi yapının kontrolsüz bir şekilde çığırından çıkmasına imkan vermediği ve diğer sistemlerin aksine iktisadi yapıyı insana bağladığı belirtilmektedir. Böylece yarattığı kulunu en iyi bilen bizzat Yaratıcının sisteminin, ekonomik hayatı donuk bir şekilde analiz eden ve sistematik bir şekilde buhrana iten sistemlere galebe çaldığı savunulmaktadır (s.27).

Yazar dördüncü bölümde mülkiyet üzerinden kapitalizm ve komünizmi eleştirmekte ve İslam iktisadi düşüncesinin bu iki sistemden ne şekilde farklılaştığını açıklamaktadır. Kapitalizmde mülkiyetin tek kişiye ait olduğu ve bunun sonucu olarak toplumsal ruhun değerlerden uzaklaşarak mutlak anlamda ferdin ön plana çıkarıldığı ve adeta tanrılaştırıldığı savunulmaktadır. Öte yandan komünizmde ise durumun tam tersi olduğu, insanın aciz ve sefil bir karaktere bürünerek çoğu zaman insanlık kimliğini bile kaybettiği savunulmaktadır. Yazara göre, komünizmde eşya tanrılaşmakta ve insan ona dokunma cüretini ve hürriyetini kaybetmektedir (s.30). İslam’ın mülkiyet anlayışına gelindiğinde ise durumun diğerlerinden çok farklı olduğu, çünkü İslam’a göre hem eşyanın hem de insanın yaratıldığını ve dolayısıyla da mülkiyetin mutlak anlamda Allah’a ait olduğu ifade edilmektedir (s.32). Dolayısıyla insanın mutlak olarak eşyaya malik olmaması, diğer bir deyişle ancak Allah’ın izni ve bağışıyla sahipliğe muktedir olması, Allah’ın rızasını kazanma mücadelesinde eşya üzerinde tasarruf ederken Yaratıcının düzenine ve kurallarına uymasını zorunlu kılmaktadır. İslam iktisadi sisteminde insanın, mülkiyet hakkı sayesinde topluma ezdirilmediği diğer yandan da mülkiyet hakkını kullanırken uyması gereken kurallar neticesinde de toplumun, insanın bencilce ve sınırları aşan faaliyetlerinden korunduğu ifade edilmiştir (s.35).

Beşinci bölümde İslam’a göre mülkiyet anlayışına dair açıklamalara devam edilmektedir. Mülkiyet gibi büyük bir hak ve yetkinin, aynı derecede büyük sorumlulukları ve ödevleri beraberinde getirdiği ifade edilmektedir (s.37). Müslümanın, mülkiyetinde bulundurduğu eşyalar bakımından sonu buhrana sebep olacak şekilde bir yarışma içerisine girme gafletinde bulunmaması gerektiği savunulmaktadır. Ona düşen, mülkiyet hakkının beraberinde getirdiği ödev ve sorumlulukların farkında olarak Allah’ın takdirine uygun bir şekilde tasarrufta bulunmak olduğu belirtilmektedir (s.38). Kısacası mal, İslam ekonomik düzeninde Müslüman için büyük bir haz kaynağı ve nihai amaç olmaktan öte ebedi hayata giden yolda bir sınama vesilesidir.

Altıncı bölümde ise ekonominin temel üretim faktörlerinden olan emek ve sermaye özelinde sistemler incelenmektedir. Kapitalizmin, eski emeklerin çıktısı olan sermayeyi taze emeğe hakim kılarak büyük bir haksızlık yaptığı savunulmaktadır (s.45). Komünizmde ise biriktirilmiş emek niteliğindeki özel sermaye tümüyle yok sayılarak, geçmiş zamandaki emeğin karşılığının temin edilmediği ifade edilmektedir (s.44). İslam’ın ise taze emeği ön plana çıkardığı ancak sermayeyi de büsbütün yok saymadığı, ancak onun tek başına ekonomik sisteme hakim olmasına da imkan verilmediği belirtilmektedir (s.45). Böylece emeğin o anki alın terinin karşılığının tam olarak verildiği ve ekonominin de bir birikim çıkmazına girmesinin önüne geçildiği savunulmaktadır. Öte yandan İslam’ın kendine has uygulamalarıyla da sistemin her daim itidal üzere işlemesinin sağlandığı belirtilmektedir. Yazar, faiz yasağı ve zekat emrinin bir yandan sermayenin hakimiyetini engellerken diğer yandan da sosyal adaletin sağlanmasına imkan tanıdığını vurgulamaktadır (s.47). Nihayetinde zengin sınıftan fakir sınıfa her yıl düzenli bir akım sağlayan zekat ile birlikte faizin yerine ikame edilen ve her fırsatta teşvik edilen ticaretin, ekonominin donuklaşmasını ve üretim faktörleri arasında ortaya çıkacak olan hakkaniyetsizliği engelleyeceği vurgulanmaktadır.

Yedinci bölümde ise yazar, bizi tarihte hızlı bir gezintiye çıkarmakta ve daha önceki bölümlerde bahsedilmiş olan İslam ekonomisinin işleyişini gözler önüne sermektedir. Yazar, tarihsel süreçte İslam’ın ekonomik yönünün başarıyla uygulandığını ve bunun uzun süre boyunca da sürdürülebildiğini de belirtmektedir. Peygamberimiz zamanından başlayarak Müslümanların, İslam’ın emir ve yasaklarına uyarak uygulamaya koydukları ekonomik faaliyetlerin toplumun tümünü adaletli ve uzun süreli bir refaha ulaştırdığı gözler önüne serilmektedir. Ancak bu refah ortamının, Batı’nın teknik anlamda öne geçmesiyle yavaş yavaş sona erdiği ifade edilmektedir. Artık, İslam’ın gücünün ağır bastığı dönem kapanmıştır ve ekonomik çöküntü başlamıştır. İslam’dan kopuldukça ekonomik düzen sarsılmıştır ve ekonomik düzen sarsıldıkça da İslam’dan kopulmuştur (s.58). Yazara göre İslam toplumlarını Batı’nın hakim olduğu bu düzenden kurtaracak nesil, aynı zamanda İslam toplumunun ekonomik sistemini de yeni baştan kuracaktır (s.59). Karakoç, kitabı hayati öneme sahip bir uyarı olarak nitelendirebilecek şu cümleyle bitirmektedir: “Tabii ki, bütün bunların gerçekleşebilmesi ve başarıya ulaşabilmesi için islam toplumunun her yönüyle kurulması ve çalıştırılması, islam idealinin gönüllere yerleşmiş olması, islam gençliği, islam işçisi ve islam aydınının oluşması, islam şuurunun elle tutulurcasına canlı olması şarttır.”.